73 yıldır tekstil sektöründe faaliyet gösteren Orta Anadolu Tekstil Fabrikasında arabulucu sorunu (!) can sıktı.

Kayseri’de koca bir fabrika, yüzlerce işçi ve masanın iki tarafında yaşanan bir anlaşmazlık…

Normal şartlarda böylesi bir tabloda yapılması gereken belli: Taraflar oturur, konuşur, müzakere eder; işin içinden çıkılamıyorsa da şehirde görev yapan arabulucular ve hukukçular devreye girer.

Ama bizim hikâyemizde işler biraz farklı gelişiyor.

İddiaya göre; 73 yıl sonra kapısına kilit vurulacak olan Orta Anadolu Tekstil fabrikasının patronunun danışmanı olan ve “yargıç-danışman” olarak hizmet verdiği belirtilen Çetin Aday, arabuluculuk sürecini İstanbul’dan getirilen bir isim üzerinden yürütmek istiyor!

Hatta kulislerde konuşulanlara göre Aday, tazminat ve diğer ödemelerin kendi getirdiği arabulucu üzerinden gerçekleştirileceğini söylüyor.

İşte tam burada işin rengi değişiyor.

Çünkü işçilerin temsilciliğini yapan sendika, bu tercihe sıcak bakmıyor. İstanbul’dan getirilen arabulucuyu kabul etmeyen sendikanın tavrı ise oldukça net:
“Kendi işimizi kendimiz görürüz.”

Şimdi insan ister istemez soruyor:
Kayseri’de hukuk fakülteleri, yıllardır bu şehirde görev yapan avukatlar, arabulucular ve hukukçular varken neden çözüm için İstanbul’a uzanılıyor?

Elbette herkes istediği hukukçuyla çalışabilir. Bunun önünde bir engel yok. Ancak mesele yalnızca bir arabulucu seçimi değilse, ortaya başka sorular çıkıyor. Kayseri'deki avukatlar ve arabulucular da bu gelişmeden son derece rahatsız!

Arabuluculuk dediğimiz şeyin temelinde tarafların güveni var.
İşçi, masaya oturduğunda karşısındaki kişinin gerçekten bağımsız ve tarafsız olduğuna inanmak ister. İşveren de aynı şekilde sürecin hakkaniyetli yürütüldüğünden emin olmak ister.

Hâl böyleyken, işverenin danışmanının önerdiği arabulucunun masaya getirilmesi, daha ilk adımda güven tartışmasını beraberinde getirebilir.

Üstelik mesele Kayseri'de yaşanıyor.

Ben de şu soruyu yöneltiyorum!
“Bu şehirde arabuluculuk yapacak kimse kalmadı mı?”

Belki de asıl mesele İstanbul’dan bir arabulucunun getirilmesi değil.
Asıl mesele, tarafların birbirine ve kurulacak masaya ne kadar güvendiği…
Çünkü bir masanın etrafına ne kadar çok hukukçu oturtursanız oturtun, eğer taraflardan biri masanın adil olmadığına inanıyorsa o masadan uzlaşma çıkarmak kolay değildir.

Şimdi gözler hem işveren tarafına hem sendikaya çevrilmiş durumda.

Bir tarafta “Benim önerdiğim arabulucu” yaklaşımı…
Diğer tarafta “Kendi işimizi kendimiz görürüz” resti!.

Ve ortada tazminatlarını, haklarını ve alacaklarını bekleyen işçiler.

Bence bu hikâyede en çok dikkat edilmesi gereken nokta şu:
Arabulucunun nereden geldiğinden önce, masaya oturan herkesin o masanın adil olduğuna inanması gerekiyor.
Yoksa İstanbul’dan da arabulucu getirseniz, Kayseri’den de…
Sorun çözülmez.
Sadece arabulucunun adresi değişir, tartışmanın adresi ise aynı kalır:
Kayseri.